silüet

 hissettiğim bir bezginlik değil. bir üzüntü de değil. bu başka bir kişilikle uyuma arzusu. bu, ruhun nezle olması gibi. ve bu, hastalığın bütün imgesi ile yaşamın beni ayakta tutmayan bir durgunluk devresi olması. hep ironik bir hayalci olmuşumdur ve içsel olarak verdiğim sözlerin altında ezilmişimdir. tamamen bir yabancı, kim olduğumu zannediyorsam onu gündelik olarak gözleyen biri gibi, gündüz düşlerimdeki kötüleşen yenilgileri izlemekten zevk aldım. inandıklarıma hiçbir zaman ikna olmadım. ellerimi toprakla doldurup ona altın dedim ve ellerimi açıp toprağın kaymasına izin verdim. tek gerçeğim kelimeler. doğru kelimeler söylenince her şey tamamdır, yerli yerindedir tüm oluşlar. geride kalan, hep öyle olan kumdur. eğer beni sürekli yabancılaştıran düşler görmemiş olsaydım kendimi rahatlıkla gerçekçi olarak tanımlayabilirdim. dış dünyayı bağımsız bir ülke olarak kabul eden birisi gibi. ama kendime bir isim vermemeyi, bir biçimde kim olduğuma dair kestirilemez olmayı yeğledim. kendi izleyicimden fazlası olmayan ve bundan fazlasını da istemeyen biri olarak en iyi gösteriyi sahneleyebilmek, kendimi altın renklerle ve ipeklerle giydirip, düşsel odalarda eski dekorlarla adeta iç içe geçip görünmez bir silüete bürünmek.  hissederim ve unuturum. bir özlem – herkesin her şey için hissettiğinin aynısını- soğuk havadaki bir afyon gibi beni istila ediyor. görmekten kaynaklanan bir içsel , sahte belirsiz renklerle bezenmiş  hiçlikler arasına nüfuz eden hızlı bir ara.  duygularla infilak ettiğim bu anda, kendimi zalimce ifade edebilme yeteneğim,  kaderimde rastgele bir kapris yapma biçimi olsun isterdim. çözülmekte olan bu uzak ,yalnızca bu yarasız gökyüzünün içimdeki göl yansıması. dik kayalar arasında inzivaya çekilmiş, tamamen sakin, bir tür ölü adam bakışıyla, etrafındaki dağların dalgınca kendilerini izlediği bir göl.

Yorumlar

Popüler Yayınlar